Turgutreis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turgutreis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2019 Pazar

Uçurtma









Dün Turgutreis’in rüzgârlı, güzel bir günüydü. Poyraz olduğunu sandığım rüzgâr hiç aralıksız üflüyor, saçımı öyle bir savuruyordu ki şampuan reklamlarından fırlamış gibiydim. Üstelik evden çıkmadan saçımı taramadığım da hiç belli olmuyordu. Elbette uçurtma uçurmak gibi bir niyetim yoktu ve uçurmadım da. Yalnızca izledim ve bu bile beni savaş gerçeğinden biraz olsun uzaklaştırmaya yetti.


Henüz güne ayılmamış, yarı uykulu gözlerle kahvaltı yapmıştım. Ardından bilgisayarı masaya taşıdım ve bu ay nasıl bir yazı hazırlasam diye ‘kara kara’ düşünüyordum. O anda kapım çaldı. Ev sahibim gelmiş. Bana, banyoda onarılacak bir şey var mı diye sordu. Ben herhangi bir sorun yaşamadığımı söyledim ancak o unutmamış, havlu askısı kırıktı, gidip ölçüsünü aldı ve bitişik komşumun banyosu onarılırken benim banyoya da havlu askısı taktıracağını söyledi. Ne iyi bir ev sahibi bulmuşum diye düşünmeden edemedim. Kürtleri seviyorum. İşte bu kadar! Bitişik komşum da az uykulu görünmüyordu. Buna karşın, üzerinde pijaması olduğu halde ayakkabılarını giymeye çalışıyordu. Selamlaştık ve beni uçurtma uçurmaya davet etti. Bu eve ilk taşındığım gün de, daha sonra adının Ziya olduğunu öğrendiğim arkadaşıyla uçurtma uçurmaya gidiyorlardı ve o zaman da davet etmişti ancak ben geri çevirmek zorunda kalmıştım çünkü evde yapmam gereken bir dolu iş vardı. Bu ikinci daveti geri çevirmek istemedim. Benim de üstümde pijamalarım vardı ancak ben de komşuma uyup hemen botlarımı giyiverdim. Sahile çok yakın oturuyoruz. Acele adımlarla kumsala yürüdük. Kim demiş pijama partileri gece yapılır diye? Sahilde Ziya arkadaşı çoktan havalandırmıştı uçurtmasını. Havadaki uçurtmaya, bir arslan terbiyecisinin ciddiyetiyle manevra yapmayı öğretiyor gibiydi. Belki bana öyle gelmiş olabilir ama yemin ederim sanki uçurtmaya uçmayı öğretiyordu. O anda, iplerin diğer ucuna geçse, uçurtmanın yaptığı manevraları kendisinin de yapabileceğinden hiç kuşku duymadım.


Arkada irice kayalardan dalgakıranla iskele arasında, tam olarak hangisi olduğuna karar veremediğim, yay gibi bir eğimle denize karışan bir uzantı vardı. Denizin yüzünde görünen kayalar giderek seyrekleşiyor ve kavisin sonunda bitiyorlardı. Ancak kavisin kumsala bağlanan kısımlarında sıklaşıyor ve bu halleriyle dalgakırandan çok iskeleyi andırıyorlardı. Tam o sıklaştıkları yerde iki Bodrum yerlisi, biri bir iskemleye oturmuş, diğeri ayakta balık tutuyorlardı. İskemlede oturanla aramda oldukça uzun bir mesafe vardı, bu nedenle onu net olarak göremedim. Belki de gözlerim artık o mesafeleri seçmeme olanak tanımıyordur. Buna karşın ayakta duran balıkçı bir kadındı. Şalvarıyla ve başındaki yemenisiyle, elindeki misinayla o da tıpkı Ziya gibi, balıklara manevra yapmayı öğretiyordu sanki. Kumsalın kenarındaki kaldırım taşına oturdum ve onları izlemeye başladım. Komşum da yanıma oturdu. O anda benim baktığım açı mı farklıydı yoksa yine gözlerimin ihanetine mi uğramıştım bilmiyorum, komşum görüp bana söylemeseydi dikkatimden kaçacak olan inanılmaz bir ayrıntı fark ettim. Ziya’nın, uçurtmayı uçururken bedeninin aldığı biçimle balıkçı kadının balık tutarken aldığı biçim birebir örtüşüyordu. Oysa biri gökyüzünün, diğeriyse denizin arslan terbiyecisiydi. Böyle bir şey nasıl olabilir?


Bu arada belirteyim: Komşumun adı Derya ve arkadaşı Ziya ile sanırım otuz yılı aşkındır tanışıyorlar. İkisi de deniz, tekne ve rüzgâr tutkunu. Uçurtma uçurmayı bunca sevmelerinin nedenini anlamak hiç de zor değil. Aralarında nöbetleşerek belli aralıklarla uçurtmanın iplerini birbirlerine devrettiler. Uçurtmanın uçarken ses çıkarttığını bilmiyordum. Ben de kendi bilgi dağarcığıma bu yeni bilgiyi eklemiş oldum. Vızzz vızz diye sesi çıkıyor yakınımdan geçerken. Derya mizaç olarak gayet uyumlu, sakin ve hoş biri. Bu yorumu yapacak kadar tanışıyoruz artık kendisiyle. İlginç biçimde uçurtmanın havada yaptığı manevralar da tıpkı kendisi gibi sakin ve dingindi. Buna karşın ipler Ziya’nın eline geçince o sakin uçurtma gidiyor, yerine saldırgan, ne zaman hangi yöne döneceği önceden kestirilemeyen, deli fişek bir uçurtma geliyordu.


Biliyorum, bir insanın uçurtma uçurmasına bakarak o kişinin karakter analizini yapmak, kahve falına bakmaktan daha da gülünç olacaktır. Sonuçta Ziya uçurtmalar konusunda daha deneyimli ve Derya henüz onun öğrencisi konumunda ve bu denklemin içinde ben tümden ‘karaktersiz’ durumuna düşerim çünkü hayatım boyunca hiç uçurtma uçurmadım. O ipleri tutmayı bile bilmiyorum.


Birazdan kahvaltı hazırlayacağım. Sonrasında da balkonda kitap okumayı düşünüyorum. Hayat güzel demek geliyor içimden ancak ne yaparsam yapayım bunun ikiyüzlü bir tanımlama olduğunu görmezden gelemiyorum. Çünkü o burukluk yerleşmiş bir kez böğrüme. Çünkü biz burada anın keyfini çıkarırken, hiçbir şey yapmamanın hoşluğunu yaşarken coğrafyanın doğusunda yine kim bilir kaç kişinin yaşamına son verildiğini düşünmeden edemiyorum. Savaş, sınır, üstün ırk saçmalıkları sona ermeden içimdeki bu burukluk da geçmeyecektir. O vakte kadar bekleyeceğim o halde. O günlere bir an önce kavuşmak dileğiyle.

Zerrin Oktay

4 Şubat 2019 Pazartesi

Turp Otu




Turgutreis’in en çok Cumartesi günleri kurulan semt pazarını seviyorum. Geldim geleli bir hafta bile sektirmeden düzenli olarak gittim. Gide gele orada kendime göre ablalar ve bacılar edindim doğal olarak. Bir abla var, hangi köyden geldiğini henüz bilmiyorum ama benim geldiğim istikamette hemen pazarın girişindeki köşede kuruyor sergenini. Zaten diğer pazarcılar gibi öyle yüksek ve büyük bir sergeni yok. Yere yaydığı yaşmak boyunda bir örtünün üzerine sığdırabildiği kadar öteberisini yerleştirip onları satıyor. Genelde bildiğim / bilmediğim otlar, o hafta tavuklardan biriktirdiği yumurtalar ve ev yapımı zeytinyağı, içinde pekmez olduğunu sandığım kavanozlar da diziyor. Ha kimi zaman yanıbaşında iki ya da üç saksı da acı biber fidesi oluyor. Beş lira ödeyip ben de almıştım bir saksı. Biberlerimi seviyorum, gerçi acıymışlar, her gören öyle diyor o nedenle tatmadım hiç ama renklerini seyretmek de güzel. Daha önce hiç mor biber görmemiştim. Her gün balkona çıkıp toprağını yokluyorum, suyu azalmışsa suluyorum onu ama kesinlikle koparıp tadına bakmıyorum. Acı biber sevmem diye belirtmeme gerek yok sanırım. Sevenleri de anlamıyorum üstelik. Cayır cayır yanarken nasıl oluyor da tadını alabiliyorlar, hayret doğrusu.


Pazarda o kadar çok çeşit yok aslında, hemen her sergende bir diğerinin aynı sebze ya da meyvelerden var. Fiyatları da üç aşağı beş yukarı aynı olduğu için geriye seçim yapmak için tek yol kalıyor: Pazarcı. Ben de ufak ufak kendi pazarcılarımı belirlemeye başladım. Girişteki köylü kadın dışında kimseden zeytinyağı almıyorum örneğin. Sonra sağ tarafa doğru bir peynirci var, peynirlerimi yalnızca oradan alıyorum. Peynirciye varmadan iki sergen önce de süt satan bir pazarcı var. Kendi ineklerinden sağdıkları ve hafta boyunca en fazla birkaç litre süt biriktirebildikleri için sabah erken gitmek gerekiyor çünkü ilerleyen saatlerde getirmiş oldukları süt bitmiş oluyor. İstanbul’dayken o kadar deneyip çırpınmama karşın bir türlü yoğurt mayalamayı öğrenememiştim. Buraya geldim geleli mucizevi biçimde yoğurt mayalamaya başladım. Üstelik yoğurdumun tadı da muhteşem oluyor. Bir de anne kız pazarcılar var, birlikte çalışıyorlar. Kurutulmuş ürünler ve genel olarak kuruyemiş satıyorlar. Her hafta onlardan kurutulmuş domates ve ufak bir parça cevizli sucuk alıyorum. Sabahları kahvaltıda reçel ya da benzer tatlı bir ürün yerine ya küçük bir kâse meyve ya da o sucuklardan biraz yiyorum.

Pazara gittiğim zaman gördüğüm her şeyi ama gerçekten her şeyi almaya kalkışıyorum. O nedenle kendimi frenlemek için özel bir uygulama başlattım geçen hafta ve işe de yaradı üstelik. Giderken yanıma hafta boyunca biriken demir paraları alıyorum ve evimin hemen yanında olan bankadan sınırlı miktarda para çekiyorum. Üzerimde başka hiç nakit bulundurmadığımdan, paranın bittiği yerde kuzu kuzu eve dönmeyi öğrendim sonunda. Şu pazarcılar harika insanlar. Süt, zeytinyağı ve benzer sıvı ürünleri pet su şişelerinde satıyorlar. Bir buçuk litrelik şişelere doldurdukları ürünlerin aslında bir buçuk litre olmadığını anlatmaya çalıştım ancak zannedersem o denklemi anlatabilmenin tek yolu özgül ağırlık konusunu öğretmekten geçiyor ve ben hiçbir zaman iyi bir öğretmen olamadım. Neyse, yapılacak bir şey yok. Bugün girişteki köylü abladan yarım litrelik pet şişede zeytinyağı aldım. Litresini yirmi beş liraya satıyor. Dediğine göre soğuk sıkma yöntemiyle hazırlanıyormuş o yağlar. Ona yirmi lira uzattım ve bana para üstü olarak on iki buçuk lira verdi. İlk önce hesap hatası yaptığını ben de anlamadım ancak yine de tuhaf bir huzursuzluk çöktü üstüme. Neyse diğer öteberileri almaya koyuldum. Derken bir anda aklım başıma geldi. Yedi buçuk lira ödemesi gerekiyordu, beş lira fazla ödeme yapmıştı bana. Çantama baktım ve neyse ki son bir beşlik kalmış. Başka hiçbir şeye bakmadan dosdoğru köylü ablanın yanına gittim ve beş lirasını iade ettim. Buraya kadar her şey iyi güzel ancak bunları şu anda yazıyor olmamın nedeni asıl şimdi anlatacaklarımdır. Köylü abla kendisine fazladan ödediği parayı iade etmemden o kadar çok etkilendi ki anlatamam. Önce söylediklerimi anlamaya çalışırcasına gözlerini bana dikti ve ardından beşliği çıkınına yerleştirdi. Sonrası çok tuhaftı gerçekten… Oturduğu yerden ayağa kalktı. Sonra üzerime atılıp bana sımsıkı sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Neye uğradığımı şaşırdım. İki üç hafta öncesinde kızını ya da torununu evlendirmişti. Belli ki bütçesi fena sarsılmış ablanın. Ablacık sakinleşene kadar yerimde kıpırdamadan bekledim. Hatta nefesimi de tutmuş olabilirim. Elbette ben de ona sarıldım. Öylece bir iki dakikamızı sessiz sedasız paylaşmış olduk.

Bu ülkeyi, bu insanları bu hale getiren zihniyetin eseri işte bu sahneler. Hepimiz ‘dışarıdaki’ tutuklularız ve evet, hepimiz artık yaşayan ölüleriz. Beş lira için gözyaşı dökebilecek seviyelere getirdiler bizi. Eserleriyle gurur duysunlar!

Eve dönerken kırmızı pazar arabamda aldıklarımdan başka bir demet de ot vardı. O otu bana abla verdi. “Hediyemdir, al bunu” dedi. Utana sıkıla otun adını sordum. Turp otuymuş. Nasıl hazırlandığını da bilmiyorum doğal olarak. Abla bana onu da anlattı çabucak. Haşlayıp üzerine zeytinyağı dökecekmişim. Şu an tencerede haşlanıyor ot. Kulaklığımı taktım. Ezio Bosso benim için Following A Bird adlı bestesini çalıyor. Evin içi turp kokuyor. Ben ağlıyorum.

Zerrin Oktay
2017 sonları